TÜRKİYE’DE TARIMSAL İTHALAT ÜZERİNE

Bu içerik Hasan Parça tarafından oluşturuldu.
Bu içerik 2.279 kez görüntülendi.
d7d6a25a2da233cc6d54cb77763be972

Enflasyon hedeflerinin gerçekleşmesi, alt gelir grubundaki vatandaşlarında temel gıda ihtiyaçlarına ulaşabilmesi adına son birkaç yılda tarımsal her türlü ürünün ithalatında kolaylıklar sağlandı. Özellikle şu son birkaç aydır bu ithalat rakamları ciddi oranda arttı diyebiliriz. Aslında kendi kendine yeten tarım ülkesi olarak bildiğimiz Türkiye için çokta uzak bir durum değildir.

Aslında konumuz her ne kadar tarımsal ürünlerin ithalatı olsa da tarihte ki tecrübelerimize ve başka ülkelerde meydana gelen olaylara bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Çünkü tarım tek başına sıradan bir endüstri hammaddesi değil ülkedeki bulunan beşikte ki bebekten, en yaşlımıza herkesi ilgilendiren bir değerdir.

Aslında tarım ürünleri ithali bilinenin aksine bu topraklarda çok eskiye dayanan bir ticari olaydır. Örneğin Osmanlı’nın son dönemi olan 1900 yıllarda ciddi miktarlarda buğday, un ve pirinç ithali yapıldığı görülmektedir. Hatta ithal edilen bu ürünler o kadar ucuzdu ki İç Anadolu’dan İstanbul pazarlarına getirilen hububattan daha ucuza satılabiliyordu. Tabi bunun temel iki nedeni var; Birincisi Osmanlı’da ticaret yollarının o kadar da iyi olmaması ve netice de Ankara gibi yerlerde üretilen ürünlerin yeterince İstanbul’a getirilememesi, İkincisi ise birçok ülkenin gümrük duvarları koyarak kendi çiftçilerini korumasına rağmen Osmanlı’nın yaptığı ikili anlaşmalar nedeniyle bu gümrük duvarlarını uygulayamamasıdır.(veya uygulamaması). Peki halk memnun muydu bu duruma? Aslını sorarsanız hayır. Bu memnuniyetsizliğini, ürettikleri mallarının yeterli değerinde satılamaması sonucu Celali İsyanlarından itibaren birçok toplumsal olayda bu tepkisini ortaya koymuştur. Nerdeyse ülkenin son 300 yılı sürekli krizlerle geçmiştir.(1)

Çokta tarihe boğulmadan Cumhuriyette durum nasıldı ona bakalım. TBMM açıldığında ilk çıkarılan kanunlar ilginçtir çiftçilerle ilgili çıkarılmıştır. Bu kanun maddelerini ilk okuduğumda ilgincime gitmişti. Çünkü Ülke parçalanmış, Yüzbinlerce kişi şehit olmuş, ülke işgal altındayken genç Cumhuriyetin Kurucuları Çiftçilerin borçlarının silindiği, Aşar vergisinin kaldırıldığı ile ilgili kanun maddelerini onaylamışlardır. Uzaktan bakıldığında popülist bir yaklaşım gibi görünse de bu yapılan Osmanlı döneminde unutulan çiftçinin tekrar hatırlandığı hatta toplumun en temel taşlarından biri olduğu yönünde bir çeşit irade beyanıdır.

Dünya’da tamda bu sıralarda bir çeşit tarımsal üretimde fazlalık oluşmaya başlamıştır. ABD ve Kanada 1920 yılından itibaren ziraî sektörde her türlü yeni teknolojiyi kullanarak, özellikle kuru ziraatın en temel ürünü olan buğday üretiminde büyük gelişmeler sağlamışlardır. Bu üretim artışının doğal sonucu olarak ABD, Kanada ve Arjantin 1929 yılından itibaren dünya hububat pazarlarına büyük miktarda hububat ürünü sevk etmeye başlamışlardır. Bu dönemde büyük bir hububat ihracatçısı olan Rusya ve Balkan ülkeleri dünya hububat pazarlarına dönerek, yeniden hububat ihracatçısı konumuna gelmişlerdir. Avrupa ülkeleri ise 1929 yılından başlamak üzere buğday üretiminde büyük bir artış sağlamışlardır. Bu artış doğrultusunda oluşan buğday bolluğunun yol açtığı fiyat düşüklüğü, dünyada bir hububat krizinin başlanmasının temel nedeni olmuştur. Aynı yıllarda Cumhuriyet hükümetlerinin ziraî sektörün gelişmesi için ziraî makineleşme de yaptıkları teşvikler ve aldıkları tedbirler sonucunda hububat üretiminde önemli oranda artışlar sağlanmıştır. Yine bu dönemde hububat ürününden alınan %10 oranındaki aşar vergisinin kaldırılması, I. Dünya ve Kurtuluş Savaşlarının sona ermesi ile silah altında bulunan genç nüfusun üretici hale gelmesi üretim artışına yol açmıştır (2).

Bunun üzerine Lozan Antlaşması gereğince, Ekim 1929 tarihinden itibaren Türkiye, yeni gümrük tarifelerini belirlemeye başlamıştır. Bu çerçevede Balkan ülkelerinden ve Rusya’dan gelen hububata karşı, Anadolu’da üretilen hububatı ve üreticiyi korumak amacıyla, buğdaya 6.5 kuruşluk gümrük resmi getirilmiştir(2).

1948 yılına kadar korumacı politikalarla ülke tarımı korunmuştur. 1946 yılında ilk defa az miktarda da olsa buğday ithalatı yapmışız. Bu yıldan sonra buğday ithalatımız artmış. Uzun yıllar sonrası 1948 yılında ABD tarafından yapılan Marshall yardımları olarak bilinen tarımsal yardımların yapıldığı yıllara gelmesi tesadüf değildir(3)

Yıllar itibari ile Buğday Üretim,İhracat,İthalat Verileri (Bin ton)
Yıllar Üretim İthalat İhracat
1941 3483
1946 3648 2 34
1951 5600 96 24
1956 6400 147 177
1957 8300 435
1958 8550 60 30
Kaynak: İstatistik umum Müdürlüğü İstatistik Özetleri 1936-1958

 

Ülkemizde korumacı tarım politikalarından yavaş yavaş uzaklaşılırken, Bizim gibi işgal edilmiş ve sonradan bağımsızlığını kazanan hububat üretimi ile de adını duyurmuş olan Cezayir’de kendine yeter bir üretim olmasına rağmen Buğday ithali yapmıştır. ABD Cezayir’e ürettiği fiyatın çok daha altına buğday satmayı teklif etmiştir. Bu teklif ilk anda Cezayir için çok cazip gelmiş ve “Ülkede zaten kalifiye eleman açığı var. Buğdaya daha az ücret öder ve aradaki farkı da ülke sanayileşmesi için kullanırız” şeklinde düşünmüşlerdir. Cidden ABD uzun yıllar Cezayir’e üretim masraflarının yarısı bir fiyata Cezayir’e buğday satmıştır. ABD Sonra birden buğdayın fiyatını arttırmaya karar ve bu teklifi sunduğunda Cezayir önce ret eder. “Buğday ithalatı sonrası köylerden kentlere akın akın insan göçü oldu, istenildiği gibi sanayileşme olmadığı gibi ülkede suç oranları da arttı. Şimdi kimse halinden memnun değil “ der ve daha 5-10 yıl önce ciddi miktarlarda üretim yapıp hatta ihracat yaptığı Buğdayı tekrar kendi üretmeye niyetlenir. Niyetlenir niyetlenmesine de ama köylerde üretim yapacak insan gücü, mekanizasyon vb. bir şey kalmamıştır. Herkes yaşadığı yerdeki düzenini bozup şehirlere göç etmiştir. İşin ilginci ne kadar teşvik yapılırsa yapılsın kimse de geriye dönme niyetinde değildir. Sonunda Cezayir mecbur ABD’den pahalı fiyattan buğday almak zorunda kalır. Oysa Cezayir ucuza buğday alıp sanayileşmeyi, kalifiye işgücünün arttırılmasını, eğitim düzeyinin arttırılmasını, temel hizmetleri daha iyi şekilde kentlerde vatandaşlarını sunabileceğini düşünürken, hem üretim yapamaz hale gelmiş, şehirler çarpık yapılaşma ile karşılaşmış, suç oranları artmış üstüne üstelik kendi üreteceğinden daha pahalıya buğday almak zorunda kalmıştır. Sonuç tam bir fiyasko olmuştur.

Bu kadar uzun tuttuktan sonra günümüze dönelim. Evet uzun yıllardır tarımsal ithalat yapıyoruz. Tüik rakamlarına göre net ithalatçı konumundayız.

Yılara göre Tarımsal İthalat İhracat Rakamları (Rev3 Sanayi Sınıflamasına Göre)

Yıllar İhracat İthalat Net(İhracat –İthalat)
2015   3 418 485   4 866 806 –  1 448 321
2014   6 007 500   8 433 993 –  2 426 493
2013    5 626 402   7 557 377 –  1 930 976
2012    5 167 145    7 246 083 –  2 078 938
2000    1 651 912 1 973 810 –   321 898

 

Kaynak:TÜİK

Geçmiş tarihsel tecrübeler ve sosyolojik olgulara göre tarımsal ithalatı tekrar incelemekte fayda olacağını belirtelim. Umarım en kısa zamanda tarımsal ithalata bir sınırlandırma getirir.

Kaynakça:

(1)Pamuk Ş.2005, Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi 1500-1914 iletişim Yayınları

(2)Kolaç B.,Türkiye’de Hububat Politikaları (1923-1950) www.tarihtarih.com

(3)Çekel Z.1960, Dünyada ve Türkiye’de Buğday İstanbul Ticaret Odası Mecmuası

Ziraat Mühendisi Hasan PARÇA

Error: wp-content/uploads/2019/08 dizini oluşturulamıyor. Bir üst dizin sunucu tarafından yazılabilir mi?

Hakkında: Hasan Parça

0 cevaplar

Cevapla

Görüşünü bildirmek ister misin?
Yorum yazmaktan çekinme.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir