İKLİM DEĞİŞİYOR, PEKİ TÜRK TARIMI?

Bu içerik Hasan Parça tarafından oluşturuldu.

kuraklik

Hasan Parça / Ziraat Mühendisi

Büyük Buhran’ın resmi olarak başlangıcı kabul edilen “Kara Perşembe”, 29 Ekim 1929 günü, refah içinde yaşayan Amerika’yı büyük bir çöküşün içine itti ve 10 yıl sürdü. Sadece ABD’yi etkilemedi neredeyse tüm dünya bu ekonomik buhrandan etkilenmiş oldu. Büyük Buhran’ı daha dramatik, daha şiddetli hale getiren olay ise Missisipi Vadisi’nde yaşanan iklim değişikliği idi. 1930 yılında iyice baş gösteren kuraklık sonucunda tarımsal iş gücü de gittikçe düşmeye başladı. Kendilerini bile besleyemeyen çiftçilerin,  vergilerini ve borçlarını ödemesi zaten mümkün değildi. Çiftliklerine ya bankalar el koydu ya da hiçbir kazanç elde edemeden satmak zorunda kaldılar. Evsiz ve işsiz kalan binlerce insan topraklarını terk edip başka yerlere göç etti. Devamını Oku

İKLİM DEĞİŞİYOR, PEKİ TÜRK TARIMI?

Bu içerik Çiftçi Haber tarafından oluşturuldu.

kuraklik

Hasan Parça / Ziraat Mühendisi

Büyük Buhran’ın resmi olarak başlangıcı kabul edilen “Kara Perşembe”, 29 Ekim 1929 günü, refah içinde yaşayan Amerika’yı büyük bir çöküşün içine itti ve 10 yıl sürdü. Sadece ABD’yi etkilemedi neredeyse tüm dünya bu ekonomik buhrandan etkilenmiş oldu. Büyük Buhran’ı daha dramatik, daha şiddetli hale getiren olay ise Missisipi Vadisi’nde yaşanan iklim değişikliği idi. 1930 yılında iyice baş gösteren kuraklık sonucunda tarımsal iş gücü de gittikçe düşmeye başladı. Kendilerini bile besleyemeyen çiftçilerin,  vergilerini ve borçlarını ödemesi zaten mümkün değildi. Çiftliklerine ya bankalar el koydu ya da hiçbir kazanç elde edemeden satmak zorunda kaldılar. Evsiz ve işsiz kalan binlerce insan topraklarını terk edip başka yerlere göç etti.

Büyük Buhran başka ülkeleri etkilediği gibi Türkiye ekonomisini ve sosyal yapısını da etkiledi.Türkiye’de Buhran ile birlikte dış ticaret dengesi bozulmuş, ithalat hacminde ani daralmalar görülmüş ve bütçe gelirlerinin cari değerinde önemli düşüşler yaşandı. Dünya pazarlarındaki tahıl ve hammadde fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin ihracat gelirlerini azaltmış ve bu durumdan en fazla etkilenen kesimlerden biride büyük çiftçiler olmuştur. Çünkü Türkiye’deki büyük çiftçiler benzin fiyatlarının yüksek, ürün fiyatlarının düşük olması yüzünden makineli tarım yapamaz hale geldi. Öyle ki Ege ve Trakya’da birçok çiftlik terk edildi. Kırsalda yaşayan nüfus çare olarak şehirlere göç etti

Peki, bu tarihin sayfasında kalmış olayı neden anlatma gereksinimi duydum. Uzun zamandır iklim değişikliği haberlerini, yorumlarını defalarca dinlediğinizden eminim. Uzmanlar iklim değişikliği ile önlemler alınmazsa bizi nelerin beklediği ile ilgili birçok olası senaryoyu defalarca anlattılar. İnsanlar artık iklim değişikliği denildiğinde “Yok öyle bir şey” demiyorlar. Özellikle halkımız her ne kadar istenilen algı düzeyinde olmasa da işin ciddiyetinin farkında. Çünkü son 10-15 yıldır iklim değişikliği ile yaşıyor. Etkilerini bazen yıkıcı şekillerde bizzat tecrübe ediyor. Hatta bu geçen gün mutat olarak yazılan haberlerden birisi daha manşetlere düştü .“Arpada bu yıl verim çok düşecek”

Son yıllarda basında duyulan saman ithali olayına bu gözle bakmak lazım. İklim el vermeyince saman bile olmuyor maalesef. Temel protein kaynaklarından baklagillerde de durum farklı değil. Özellikle nohut üretiminde iklimden kaynaklı ciddi sorunlar var. Fiyatı yüksek ama çiçeklenme ve meyve tutumu dönemlerinde aşırı yağmurlar veya yağmurların yağması gereken dönemde yağmaması sonucu çiftçi istese de randımanlı üretim yapamıyor. Bu da baklagillerin ve benzeri tarım ürünlerinin ithal edilmesine diğer farklı nedenler yanında ciddi bir neden oluşturuyor.

“İklim değişikliğine uygun tarım ürünlerinin üretilmesi”, diye iklim değişikliği akademik çalışmalarının nerdeyse hepsinde klasik bir sonuç vardır. Nedense bu sonuç Ar-ge çalışmalarına pek yansımıyor. GTHB Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nün takip ettiği ve yine TÜBİTAK ile beraber halen yürütülen, desteklemesi verilen sonuçlanmamış projelere bakıldığında 150’den fazla projenin 4-5 proje doğrudan veya dolaylı (bir bitkinin ıslahı şeklinde) proje olarak görülüyor. Yani tüm projelerin % 3 gibi bir orana tekabül ediyor bu sayı. Oysa Anadolu tarihinde defalarca kuraklık ve iklim değişikliği gördüğünü biliyoruz. Tarımın çıktığı ve ekstrem doğa koşullarına adapte olmuş bitki çeşitliliği yönüyle diğer coğrafyalardan daha avantajlı olmamıza rağmen yürütülen proje azlığı endişe verici. Devletin bu yönde teşvikleri olmasına rağmen akademisyenlerin ve özel sektörün bu tarz projelerden kaçındığını ben söylemesem de rakamlar söylüyor.

Bunlar yetmezmiş gibi sulama isteyen yem bitkilerine ülkemizde reklamlarla, teknik kişiler tarafından tavsiyelerle revaç var. Kıdemli Prof. Dr. Ömer Faruk Alarslan’la beraber yaptığımız “Ekonomik Tarım” programını bilmem izleyebildiniz mi? Nerdeyse tek bir konu üzerinde durduk. Binlerce ton tarımsal artık ürün varken, hatta bunların birçoğu değer olarak kesif yem ayarında iken, bırakın artık yonca ekimini, silajlık mısır ekimini. Neden mi nedeni çok basit. En temel neden “EKONOMİK”, ikinci en temel neden ise “SU FAKİRİ BİR ÜLKE OLMAMIZ”.

Artık sorunun tespiti noktasını çoktan geçmiş olmamız lazım. Diyeceğim o ki desteklenecek tarımsal veya ekolojik projelerde iklim değişikliği ön plana çıkarılmalı. Alternatif, ekonomik ve saha da uygulanabilecek projeleri hayata geçirilmeli. Kuraklığa veya şiddetli yağışlara adapte olmuş bitkilerin ıslahını biran önce yapmalı. Islahı yapılmış bu bitkilerin üretimini de acilen yaygınlaştırmalıyız.

Kaynakça: Feyzullah Ezer, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı Ve Türkiye’ye Etkileri Üzerine Bir Değerlendirme
,

Tarımda değişmeyen şey, değişmeyen sorunlara değişmeyen çözüm önerileri!

Bu içerik Çiftçi Haber tarafından oluşturuldu.

saman-balya

Okay Karaçay / Tarım Editörü

Sabah vakti, bir taraftan Taner Öztürk‘ün sunumuyla gerçekleşen Çiftçi Haber’i dinlerken bir taraftan da tarım gazetecisi İrfan Donat’ın 22 Mayıs günü yayımlanan “Tarımda düşündüren sorular” başlıklı yazısını okuyordum. Çiftçi Haber’de okunan çiftçi mesajlarında sorunlar ve istekler dile getiriliyordu. Girdilerin yüksek olması, ürünün para etmemesi, dolar kurunun yüksek olmasından dolayı mazot, gübre ve yem fiyatlarının önü alınamayan bir şekilde giderek artması vs. İrfan Donat’ın köşe yazısında da tarım ve hayvancılığın sorunlarını doğru tespit eden sorulara akılcı ve tutarlı yanıtlar veriliyordu.

Yanı sıra tarım ve hayvancılık konusundaki pek çok uzman, tarımsal üretimde başarılı olmuş Hollanda, ABD gibi pek çok ülkeden modeller öneriyor ve sorunların nasıl çözüleceğine dair makaleler yayımlıyor.

Bu verilerin ışığında tarım sektöründe çok bilinen bir cümle peşi sıra aklıma geldi: “Tarımın sorunları biliniyor, çözüm yolları biliniyor ancak sorunlar bir türlü çözülmüyor / çözülemiyor.”

Yukarıdaki cümleye eminim pek çok çiftçi, üretici, sanayici, tarım gazetecisi ve tarım bakanlığı bürokratı katılacaktır. Ama değişmeyen şey, değişmeden ortada duruyor; o da çözülemeyen ve gün geçtikçe içinden çıkılmaz hale gelen tarımsal sorunlar.

Bu kadar argümanı alt alta sıralamamın bir nedeni var. Gelmek istediğim yer, tarımsal üretimde yaşadığımız sorunların çözümü için öne sürdüğümüz önerilerin aslında gerçekten oldukça uzakta olduğu. Fikrimce sorunları doğru tespit etmediğimiz gibi çözüm önerilerimiz de havada kalıyor. Çünkü nedeni ortadan kaldırmadığınız sürece sonuç varlığını devam ettiriyor.

Sonuçları sorun olarak algılamak

Ekonomik göstergelerin, istatistiki rakamların, kâr / zarar tablolarının, bilimsel makalelerin ortaya koyduğu veriler ve çiftçilerimizin şikâyetleri aslında birer sorun değil, onlar sadece asıl sorunun kaynağından gelen sonuçlar.

Örneğin mazotun pahalı olması, bir sorun değil, sonuçtur. Ya da üreticiden 50 kuruşa alınan domatesin şehirde 5 lira olması sorun değil, sonuçtur. Aracıların türemesi de sorun değil, o da asıl sorunun kaynağından gelen bir sonuçtur.

Et fiyatlarının pahalı olması, buzağı ölümleri, sütün para etmemesi, ithal hayvanla üretim hamlesi vs. sorun değil, sonuçtur. Kendini banka önünde yakmak isteyen çiftçinin yaşadıkları gibi.

Köydeki nüfusun yaşlanması, gençlerin çiftçilikle uğraşmak yerine asgari ücretle çalışmak için şehre göçmesi de sorun değil, asıl sorunun kaynağından doğup denize kavuşmak isteyen nehirler gibi sonuçtur. Tarımdaki verimsizlik de bir sorun değil, sadece bir sonuç.

Demem o ki biz gözümüzün önündeki sivrisineklerin hepsini tek tek tespit ediyoruz (ki bu çok yorucu bir çalışmadır) daha sonra sorunlarımızı çözeceğiz diye bu sivrisinekleri tek tek öldürme planları yapıyoruz (ki bu daha da yorucu ve neredeyse imkânsıza yakın bir çabadır). Bataklığın varlığından haberimiz bile yok. Haliyle elimizde öldürdüğümüz birkaç sivrisinekten başka bir şey kalmıyor.

Şapkadaki tavşan

Bu kadar anlattın, artık ağzındaki baklayı ya da şapkadaki tavşanı çıkar, dediğinizi duyar gibiyim. Hemen uyarayım şapkadan tavşan çıkmayacak. Zamanımızın algısı bir hap alayım kilolarımdan kurtulayım gibi kısa, hızlı çözümler olsa da göbekte ya da kalçada birikmiş yağlar gibi biriken sorunlar da bir hapla ya da fakir bir köşe yazarının yazısıyla çözülecek gibi değil.

Aslında sizleri getirmek istediğim yer çözüm değil, yaklaşım. Mesela bakış açımızı değiştirsek. Sorunun sivrisinekler değil, bataklık olduğu gerçeğini idrak etsek. Sivrisineklerin peşinde koşarken harcadığımız enerjiyi, gerçek nedenin tespitinde, yani bataklığı keşfetmede yapacağımız araştırmamıza kaynak olarak kullanabilsek, nasıl olurdu?

Çözüm, başka sorunların tohumudur!

Bilinen gerçek şudur ki; her çözüm peşi sıra başka sorunları beraberinde getirir, bir çözüm dört beş sorunun nedeni olur. Örneğin mum yerine elektrikle aydınlanmak için ampulü keşfettik. Ama ampulle aydınlanmak için nehirlere barajlar yaptık ve doğanın dengesini bozduk. Artan elektrik talebini karşılamak için de ovalara elektrik üreten nükleer enerji santarlleri kurduk. Çözümün ortaya çıkardığı sorunları hepimiz biliyoruz.

Demek istediğim, insanlık, var olduğu günden bu yana sorunlarla boğuşuyor. Sorunlara çözüm ürettikçe, ürettiğimiz çözümler başka sorunların tohumu oluyor. Ve nesiller boyu insanlık, çözdüğü sorunların ortaya çıkardığı yeni sorunları çözmekle uğraşıyor. Bu durum insanlığın içinde durduramadığı ilerleme içgüdüsünün bir sonucu. Çünkü sorun olmazsa ilerleme de olmaz.

Sizlere anlatmak istediğim, ütopik bir yaklaşım sergileyerek tüm sorunların çözüme kavuşacağı ve sonrasında sorunsuz bir dünya olacağını hayal etmemeniz. Bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Ancak bizler yaşadıklarımıza yeni bir yaklaşım, yeni bir bakış açısı getirerek karşımıza çıkan sorunların üzerinde olabiliriz. Bunun aksini yapar, şikâyet edersek enerjimizi boşa harcamış ve yerimizde saymış oluruz. Sivrisinek örneğine geri dönersek, sivrisinek bizi ısırdıysa, intikam almak için peşinden koşmayalım ya da sivrisinekten şikâyet etmeyelim, bataklığı bulmaya çalışalım.

Bataklığı bulmak ve onu kurutmak da bir günde yapılacak bir şey değil. Ama imkansız da değil, yeter ki onu bulma isteği içimizde uyansın.

Peki tarım ve hayvancılık sektöründeki bataklık ne mi? Bu da başka bir yazının konusu.

,

Çiftçinin dolarla imtihanı!

Bu içerik Çiftçi Haber tarafından oluşturuldu.

dolar-banknot-para

Okay Karaçay / Tarım Editörü

Ekonominin en belirleyici parametrelerinden biri olan döviz kuru, üretimde ithal ürünlerin kullanıldığı tarım ve hayvancılık sektörünü de derinden etkiliyor.

Dolar kuru 1 Ocak 2018 tarihinde 3,76 TL iken, 15 Mayıs 2018 itibariyle 4,44 TL olarak yeni bir rekora imza attı.
Bu 5,5 aylık süreçte, tarımsal girdi maliyetleri de dolar kuru ile birlikte aldı başını gitti. Hadi gelin şimdi bunları inceleyelim.

Yem fiyatları yerinde durmuyor!

Önce hayvancılıkla başlayalım. Besi ve süt üretim çiftliklerinin olmazsa olmazı kesif yem. Tıpkı dolar kuru gibi kesif yem fiyatları da habire yükseliyor. Özellikle son iki ayda zam üstüne zam geldi. Kesif yem üretiminde kullanılan hammaddenin yüzde 50’si ithal olunca, haliyle yem fiyatları yerinde durmuyor. Yemin torbası şimdiden 70 lira oldu bile. Kaba yemde de değişen pek bir şey yok.

Hayvan çiftliklerinin diğer girdilerinden biri de canlı hayvan ithalatı. Bildiğiniz gibi çiftliklerimizdeki hayvanların neredeyse tamamı ithal. Böyle olunca kurdaki artış, canlı hayvan ithalatını da olumsuz etkiliyor.

Bunun yanı sıra hayvancılıkta kullanılan ilaçlar, spermalar ve aşılar da ithal olunca, hayvancılık sektörü iyice dar boğaza giriyor. Çiğ süt fiyatlarının üreticiyi tatmin etmemesi ve karkas et satışlarında üreticilerden çok aracıların kazanıyor olması da cabası.

Kanatlı sektöründe de durum farklı değil. Sektörün neredeyse yüzde 85’i dışa bağımlı. Ana yem ve soya ithali sektörün olmazsa olmazı. İthal yem fiyatları dolar kuru artışından dolayı giderek yükseliyor. Bu gelişmeler, yakın dönemde bazı entegre tavuk çiftliklerinin üretimi durdurma kararı almasına neden oldu.

Mazot aldı başını gidiyor!

Bitkisel üretim tarafına geldiğimizde ise ilk göze çarpan dolara bağımlı mazot oluyor. Ocak ayının ilk günlerinde 5,15 TL olan mazotun litre fiyatı 15 Mayıs itibariyle 5,73 oldu. Benzine, mazota zam gelince, elektriğe, suya da zam geliyor. Haliyle hem hayvancılık işletmeleri hem de bitkisel üretim yapan çiftçiler için bir maliyeti artışı daha ortaya çıkıyor.

Bir diğer önemli girdi kalemi de elbette gübre. Yem gibi gübre de dolar kuru artışından etkileniyor. Az gübre versen verim düşüyor, kararında versen maliyeti kurtarmıyor. Tam bir çelişki hali!

Tohum ve zirai ilaçlar da ithal ürünler arasında olduğu için dolar kurundaki yükseliş bu iki önemli ürünün de fiyatını artırıyor.

İşin özeti, dolardaki bu ön görülemez artış, sektördeki hemen hemen her girdi maliyetini artırıyor ve çiftçinin cebini yakmaya devam ediyor. Dolar daha ne kadar yükselir bilinmez ama çiftçi önünü göremiyor, ne olacağını bilmiyor? Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşanlar ekonomik bunalım yaşıyor. Dayanabildiği kadar dayanmaya çalışıyor.Bakanlığın yaptığı destekler de bu önü alınmaz dolar artışı karşısında eriyip gidiyor.

Ne diyelim, sonumuz hayır olsun.

Şekerin Tadı Kaçtı !

Bu içerik Hayati Tosun tarafından oluşturuldu.

Şekerin Tadı Kaçtı !..

Tarım insanlık tarihinin en eski mesleklerinden biri olup, aynı zamanda sermayenin de başlangıcıdır. Bununla da bitse iyi; insan beslenmesinin ve yaşamının da ana unsurudur. Ama nasıl bir körlüktür veya hırstır anlamam, sermaye var gücü ile tarımla ve tarım topraklarıyla uğraşıyor.

Türkiye’nin kuruluşu ile beraber önemli kazanımlarımız dediğimiz, hem ekonomiye parasal hem de çalışana istihdam sağlayan önemli bir ürünümüz olan şekerpancarı tarımımız, global sermayenin amansız kıskacı altına alınmak isteniyor.

Oysa Şeker Fabrikaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk sanayi işletmelerindendir. Sektörde ilk fabrika kurma çalışmaları, Nuri (Şeker) adında bir çiftçi tarafından Uşak’ta başlatılmıştır. 6 Kasım 1925 tarihinde ilk Şeker Fabrikasının temeli atılmıştır. Bu kurma çalışmaları devam ederken 22 Aralık 1925 tarihinde yine Alpullu Şeker Fabrikasının temeli atılarak onbir ayda fabrikanın montajı bitirilmiş ve 26 Kasım 1926 tarihinde fabrika işletmeye açılarak ilk Türk şekeri üretilmiştir. Uşak Şeker Fabrikası ise, 17 Aralık 1926 tarihinde işletmeye açılmıştır.

Bu önemli başlangıç süreci 05 Aralık 1933 tarihinde Eskişehir Şeker Fabrikası, 19 Ekim 1934 tarihinde Turhal Şeker Fabrikası ile devam etmiştir.

Ayrı şirketler halinde kurulan bu Şeker Fabrikaları; tarımsal, teknik ve idari çalışmaların koordine edilmesi, sermaye kaynaklarının birleştirilmesi, şeker politikasının tek elden yürütülmesi amacıyla 6 Temmuz 1935 tarihinde, üç milli bankamızın eşit paylarla ortak oldukları tek bir şirket çatısı altında toplanarak, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. kurulmuştur. 2007 yılına kadar bu sayı, 33’e ulaşmıştır.

Bu kısa tarihçeden sonra oynanmak istenen oyuna bir bakalım!..

Ülkemizde İktisadi Devlet Teşekküllerinin Özelleştirilmesi, 4046 sayılı yasa ile düzenleme altına alınmıştır. Bu konuda her türlü tasarruf ‘’Özelleştirme Yüksek Kurulu’’nun aldığı kararlar doğrultusunda Özelleştirme İdaresinin bağlı bulunduğu Bakanlığa aittir. Türk Şeker’in özelleştirme gündemine girmesi, 22 Haziran 2000 tarihinde IMF’ye verilen niyet mektubu ile olup, 2001 yılında yürürlüğe giren 4634 sayılı ‘’Şeker Kanunu’’ ile piyasa daha sıkı kontrol altına alınmıştır.

Peki bu sürece Niye? Nasıl? geldik, Daha Doğrusu Getirildik;

Şeker sektörü Türkiye’de tarıma dayalı sanayinin önemli ve başarılı bir örneğidir. Türkiye uyguladığı destekleme politikaları ile, önemli şeker üreticileri arasında yer almış, dünya pancar şekeri üretiminde Rusya, ABD, Fransa ve Almanya ile beraber ilk 5’e girmiştir. Sulu koşullarda ve uygun tekniklerle üretilen şekerpancarı, kırsalın en önemli gelir kaynaklarından biri haline gelmiştir.

Ayrıca şekerpancarı tarımı, sanayi ve hizmet sektörüne yarattığı istihdam ile de, etkin ve sosyal bir boyut kazandırmıştır.

Yine şekerpancarı tarımı buğdaya göre 13, mısıra göre 8, ayçiçeğine göre 5 kat daha fazla istihdam sağlar. Şeker pancarında çapalama yapan vasıfsız işgücü, şekerpancarı üretiminde önemli bir gelir elde etmektedir, bu haliyle bile işsizlik sorununa katkı sağladığı, köyden kente göçü önlediği bile söylenebilir.

Sonuç; Hem beslenmenin önemli bir ürününe, Hem de üreten gücümüze, çiftçimize vurulan acımasız bir darbe.

Ülkenin önemli bir tarım ürününde, sektöre yapılan kota baskılarının sonucu Şekerpancarı üretici sayısı 2002 yılında 492 bin iken, 2016 yılında 105 bin kişiye kadar gerilemiştir.

 

sekerintadikacti

 

Bugün gündeme tekrar getirilmeye çalışılan Özelleştirme Sürecinde;

‘’Şekerde Büyük Satış!..’’ manşet haberi kamuoyunda büyük yankı bulmuştur?..

Türkiye’nin milli ve stratejik 14 şeker fabrikasının satışına yönelik çalışmalar hızlı bir şekilde yürütülürken; Hükümetin milli ve yerli şeker fabrikalarına yönelik satış kararına tepkiler de çığ gibi büyüyor?..

Demek istiyorum AMA üzülerek; MAALESEF !..

Bir taraftan Türkiye’de şekerdeki stok fazlalığı gerekçe gösterilerek şeker pancarı üretimine kota getirilirken, diğer taraftan kendine yeterliliği halen sağlayamadığımız hatta ithalatçı olduğumuz mısırı hammadde olarak kullanan nişasta bazlı şeker (NBŞ) ithalatına geniş olanaklar sunulmaktadır.

Hammadde olarak mısır kullanan nişasta bazlı tatlandırıcılar (NBŞ) doğrudan tüketilememekte, daha çok şekerli ürünler sanayinde girdi olarak kullanılmaktadır.

Yerli ve milli şeker fabrikaları ‘’Hükümetten Satılık !..’’ haberine karşı yetkililer, çelişkili ifadelerle yapılacak özelleştirmeleri savunuyor ve bugüne kadar yapılan özelleştirmelerle Türkiye’de çok hayırlı işler yapıldığını ileri sürüyorlar ???

Sormak lazım Kimin Malını, Kime Hayrediyorsunuz!..

Yine nasıl bir çelişkidir ki; Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu, nişasta bazlı şekerlerin zararlarını ortaya koyarken, gelişmiş dünya ülkeleri NBŞ için yasak, kota koyarken biz, rapor hazırlayan şirketin dediğini yapıyoruz.

Bu şirket bu pazarın ana oyuncusu, Endüstriyel Şekerin TEKELİ.

Meselenin aslı; Hükümetlerin şekerpancarı çiftçisi ve ürününe ’’Üvey Evlat’’ muamelesi yapması ve sonucunda Ülkenin Nişasta Bazlı Şekere ve Tekele Mahkum Edilmesidir.

Yerli ve Milli Olmak Bu Mu?..

Sermaye şunu görmüş olacak; stoklar azaldı, fiyatlar yükseliyor.

Ne derler; KASA HER ZAMAN KAZANIR !..

PARA, PARAYI ÇEKER ?..

Ama Yaşamın Kumarı Olmaz, Ey MİLLET!.. UYANNNN…

Göreceğiz bakalım; Hükümet Şeker fabrikalarının Özelleştirilmesi Sürecinde; Çiftçinin, Şeker İşçisinin, Pancar Şekerinin ve Ülkenin Yanında Mı Olacak,

Yoksa Sermayenin Mi?..

 

Hayati Tosun

 

,

Tarımda Bu Gidiş, Hayra Alamet Değil; ‘’RESMEN ÇÖKÜŞ SÜRECİ‘’ni Yaşıyoruz!..

Bu içerik admin tarafından oluşturuldu.

Tarımsal Eğitim ve Öğretim, çok kapsamlı bir bilim dalı olup, insanların neredeyse tüm ihtiyaçlarının karşılanmasında rol oynayan ülkemizin ilk sivil ve temel bilim alanlarındandır.

10 Ocak 1846 yılında, Ayamama Çiftliğinde başlayan Tarımsal Eğitim, Öğrenime ilişkin sorunlar da her geçen gün artarak devam etmektedir. Sürekli sayıları artan Ziraat Fakülteleri, meslektaşlarımız açısından oldukça rahatsızlık yaratan bir sorun haline gelmiştir. Sorun, mezuniyet sonrası ülkemizin genel işsizlik sorunu ile birlikte, daha da büyümektedir.

Oysa bir ülkenin tarımsal kalkınmasında ve nüfusunun sağlıklı ve yeterli beslenmesinde Tarımsal Eğitim-Öğretimin özel bir yeri vardır ve bu ülkemiz tarımı ve toplumunun sağlığı için de zorunludur. Bunu bu vesile ile Samsun’a gelen Tarım Bakanımızın ağzından duymak güzelse de, uygulamanın farklı olması, ayrı bir çelişkidir.

‘’ Ülkemiz tarımını çağdaş düzeye çıkarmak, nüfusu dışa bağımlı hale getirmeden yeterli ve sağlıklı besleyebilmek hepimizin ortak hedefi ve iddiası olmalıdır’’.

Ama bize öğretilen’’ Yerli malı, yurdun malı, bunu herkes kullanmalı’’ yerine ‘’ İthal et, İthal Ot ‘’ çizgisine gelmek, gerçekten de insanın adeta içini acıtmaktadır.

Ülkemizin, 2012 yılında başlayan saman ithalatı, 2013 yılında zirve yapmış, ithalat 2017 yılında devam etmiştir. Bu üç yılda samana, Türkiye olarak 17,5 milyon dolar para ödemişiz. İnsan ‘’Yazıklar Olsun ‘’demeden geçemiyor.

Bugün toprakları, su kaynakları, üreten gücü ve iklimi ile kendi kendine dünyada yeterli olabilen yedi ülkeden biri diye övündüğümüz bu cennet ülke Türkiye, adeta ithal ürün cenneti yapılmıştır.

TÜİK dış ticaret istatistiklerini göre ilk 11 aylık dönemde, 29 Aralık 2017 tarihi itibariyle, tarım ürünleri dış ticaretinde yaklaşık 700 milyon dolarlık açık verilirken, tarımsal hammadde ithalatı ise, ihracatın yaklaşık 7 katı olmuştur.

Son 15 yıllık dönemde Türkiye, kırmızı etten, canlı hayvana, buğday, mısır, soya, nohut, mercimek, ayçiçeği, pirinç’e vb. daha pek çok temel tarım ürününde ithalat merkezi olmuştur.

Bir taraftan ülke ithalat ile cari olarak zarar görürken, öbür taraftan da üretici zarar etmektedir. ‘’Üreticiye para kazandırmalıyız’’. Ama üretici maalesef, ektiğiyle borç biçmektedir. Bir taraftan bankalara ve piyasaya olan borcu artarken, diğer yandan anayasada yer alan yüzde 1’lik tarım desteğini dahi alamamaktadır.

Tarımsal destek miktarının kanuni zorunluluğu karşılama oranı 2016’da %56,8 2017’de %54,9;  açıklanan 2018 rakamına göre ise % 56,9 dur. Yani son üç yıllık rakamlara göre de gereği yapılmamıştır.

resmen-cokus-sureci

Artan nüfusu azalan tarım alanlarıyla beslemek de mümkün değildir. Bugün yerel ve genelde uygulanan politikalar, sadece kağıt üzerinde aksiyon alınan çıkışlardır.

Bölgemiz özelinde durum ise, daha da vahimdir. TR83 Bölgesi dediğimiz Samsun, Amasya, Tokat, Çorum kapsayan alandaki 2004-2016 döneminde faaliyet alanlarına göre istihdam edilen sayıya baktığımızda, ‘’ Türkiye’de Tarım sektöründe istihdam oranı % 7,1 azalırken, bizim de içinde olduğumuz bu alanda % 31,7 oranında azalmıştır’’. Bu yarınlarda ciddi toplumsal problemleri de beraberinde getirecektir.

‘’ UYGULANAN TARIM PROGRAMLARI, KÜÇÜK İŞLETMELERİ TASFİYE ETMEKTEDİR’’.

Tarımda gelişme, ithalata dayalı politikalarla değil, geleceği görebilen, planlı, siyasetin müdahalesi dışında, kalıcı, üretime ve üreticiye yönelik desteklerin arttırıldığı metotlarla gerçekleştirilebilir.

Tarımda öncelikle devam edegelen yapısal sorunlar çözülmeli, tarımsal üretim ve ticaret politikalarının güçlendirilmesi, kırsal kalkınma politikalarının tarım politikaları ile bütünleştirilmesi gerekmektedir.

Ayrıca üretici eğitim ve refah düzeyinin yükseltilmesi, tarımsal desteklemelerin amacına uygun olarak verilmesi, etkilerinin doğru değerlendirilmesi esas olmalıdır.

Bugün uygulanan tarımsal destekler adeta ‘’Sadaka Ekonomisi’’ gibidir. 

Dünya bilgi teknolojilerinin gelişimiyle, insana, bitkiye, hayvana ve çevreye duyarlı, üretimde kalite ve verimlilik faktörlerini ön planda tutan bir değişim süreci yaşarken, bizler bırakın yerinde saymayı, adeta her geçen gün geriye gitmekteyiz.

Her alanda olduğu gibi, tarımda da gelişmiş, çağdaş ve sağlıklı bir toplum her geçen gün hayal olmaktadır. Oysa ‘’ Tarım, Siyaset Üstü Olmalıdır ’’ olmak zorundadır.

Çözüm ithalattan vazgeçerek, gerçek üreticiye yeterli destek verilmesinden geçmektedir. Bu amaçla kurulmuş olan üretici örgütleri daha aktif olmalı ‘’ Üreticiler iç ve dış piyasaların insafına terk edilmemelidir ’’.

2023 yılında Tarımsal Milli Geliri 150 milyar dolar, Tarımsal İhracatı da 40 milyar dolar seviyelerine ulaştırma hedefi koyan Türkiye’de ‘’Bugünkü uygulanan politikalar ile bir yere varılamaz’’.

Tüm olumsuzluklara rağmen, gönlünü bu ülkeden ayırmayan, yaptığı üretim ile bu ülkeye değer katmaya çalışan’’ Elleri nasırlı çiftçilerimize, Tarım Topraklarımıza, Su Kaynaklarımıza ve üretimin bilgi gücü mesleğimize Ziraat Mühendislerimize, yani kısaca TARIM’ a daha fazla sahip çıkmalıyız.

Tarım ve hayvancılık, toplumun gıdasıdır, geleceğidir, özgürlüğüdür.

Gıdanın ve dünyanın doğal kaynaklarının hegemonya aracı olarak kullanıldığı bir yaşam sürdürülemez!..

Hayati Tosun

Ziraat Mühendisleri Odası
Samsun Şube Başkanı
hayatitosun.mail@gmail.com

GELECEĞİN TARIMINDA NELER OLACAK -2

Bu içerik Hasan Parça tarafından oluşturuldu.

Bir önceki yazıda tarımda kullanılmaya başlayan ve başlanılacak teknolojilerden bahsetmiştik. Şimdi göze çarpan teknolojilerden söz etmeye devam edeceğim.

Dikey Bahçeler

Yüksek raf sistemli sera üretimi de diyebileceğimiz bu sistem topraksız tarım sisteminin farklı bir versiyonu da diyebiliriz. Dikey bahçeleri normal sera üretiminden ayıran nokta ise, Yapay ışık altında sulama, iklimlendirme, bitki besleme yöntemleri kontrollü ve robotlar tarafından yapılması. Bu sistemlerin toprağı ve çevreyi kirletmemesi, iklimden bağımsız üretim, birim alanda klasik yöntemlere göre daha fazla üretim yapılması gibi avantajlar dışında sanatsal ihtiyaçlarında karşılanabildiği çalışmalarında olduğunu hemen belirtelim.

Devamını Oku

,

GELECEĞİN TARIMINDA NELER OLACAK?

Bu içerik Hasan Parça tarafından oluşturuldu.

Hep duymuşsunuzdur medeniyetlerin beşiği Anadolu’dur diye. İnsanlık tarihi Anadolu’da “Tarım Devrimi” ile başladı. İnsanlık avcı-toplayıcı bir topluluk iken Bereketli Hilal veya Mezopotamya yiyecek ihtiyaçlarını giderecek olan buğdayı bulması ile yerleşik hayata geçti. Buğdayı insanoğlu bulmuştur.  Doğru duydunuz buğday tamamiyle bir insan keşfidir. Çokta teknik bilgilere girmeden aşağıda fotoğraflarını verdiğim ve buğdaydan çok ota benzeyen ve […]

Gıda Tarım Ve Hayvancılık Politikalarının Belirleyicileri Ve Kriterleri

Bu içerik Ahmet Nizamettin Güvener tarafından oluşturuldu.

Politika: Genel anlamda devleti idare etme yol ve yöntemlerinin tespiti; ya da ekonomik anlamda belirli kaynakları bölüştürme ya da kamu yararına dönüştürme sanatı olarak ifade edilebilir. Siyaset sanatı ise hem genel anlamda hem de ekonomik anlamda öncelikle kamu yararı göz önünde tutularak ülke kaynaklarının kullanılmasında ya da bölüşümünde ön alma ya da inisiyatif kullanabilme yarışı ya da becerisidir.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Politikalarının belirleyicileri kavramı geçmişte ve günümüzde ya da ek olarak dünyada ve ülkemizde olarak farklı platformlarda düşünülebilir. Hangi sektörde olur ise olsun günümüz şartlarında dünyadaki ekonomik ve politik şartları göz önünde bulundurmadan ya da bu şartları göz ardı ederek yurt içinde politika belirleyebilmek adata imkansızdır.

Günümüzdeki gıda tarım ve hayvancılık politikalarını irdeleyebilmek için; konu ile ilgili olarak geçmişten bu güne dünyada hangi gelişmeler yaşanmış konusunu irdelemeden yine ülkemiz için sağlıklı düşünceler elde etmek imkansızdır.

Dünyada yaşanmış olan gelişmeler ise; Uruguay raund toplantılarından önce Uruguay raund toplantılarından sonra ya da Dünya Ticaret örgütünün oluşturulmasından sonrası konunun temelini teşkil eder.

Bunlara ek olarak Ülkemiz açısından konunun incelenmesi ise; Avrupa Birliği müktesebatı öncesi özellikle üyelik müzakerelerinin başlaması ile birlikte twining ya da eşleştirme programından öncesi ve sonrası ve ilave olarak da AB ne katılım öncesi tarımsal ve kırsal kalkınma bileşeninin devreye girmesi ele alınarak düşünülmesi doğru bir yol olarak algılanmalıdır.

Hangi ülke olur ise olsun; bütün bu gelişmeler göz ardı edilerek ülke gıda tarım ve hayvancılık politikalarının belirlenmesi imkansızdır. Peki neden imkansızdır? Çünkü dünyadaki şartları yakalayamazsınız ve rekabet gücünüz de kaybolur. (Kanaatime göre bu noktada “Dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden birisi idik şimdi değiliz  efsanesinin ya da kavramının ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Geçmişten günümüze dile getirilen bu siyasal söylemin efsane olduğu ya da imkansız olduğu gerçeği ayrı bir yazı konusu olarak tarafımca ileride ele alınacaktır.”

Mesela buğday ticareti ya da tahıl deyince öncelikle dünya fiyatlarını ele almanız gerekmektedir. Ayrıca ülkenizde buğdayın üretim maliyeti bu noktada önem kazanır. Bunun ile birlikte işte tam da bu noktada ülkenin makro ekonomik politikaları kendiliğinden devreye girer. Çünkü Buğday ya da tahıl üretiminizde enerji ihtiyacı ya da mazot tüketimi söz konusudur.

Bütün bu karmaşa içerisinde ülkede siyaset icra eden siyasetçilerin politik tercihleri devreye girer ve zaten genel anlamda tartışılan da budur.

Bu noktada geçmişten günümüze ülkemizde Gıda Tarım ve Hayvancılık Politikalarımızın belirlenmesinde karar vericilerin ya da inisiyatif kullanan mercilerin kimler olduğu konusunu irdelemek istiyorum.

Dünyada ki ekonomik dengeler ve ekonomik şartlar göz önünde bulundurulduğu zaman ülkemizi idare eden ekonomi bürokrasisinin ve ekonomiyi idare eden siyasilerimizin konu ile ilgili ağırlıklarının daima önde olduğunu algılarız ya da hayatımızda da yaşayarak görürüz.

Geçmişte bir dönem adı Tarım ve Orman Bakanlığı, bir dönem adı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve şimdi de adı Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olan bakanlığın; geçmişten günümüze kendi konularında ülke içerisinde dahi makro ekonomik anlamda inisiyatif kullanabilmesi hiçbir zaman mümkün olamamıştır.

Böyle bir durum AB müktesebatı çerçevesinde bir şans olarak Sayın Mehdi Eker döneminde ağırlık kazanmış ancak sayın Mehdi Eker bu şansı yeterince ve gerektiği gibi kullanamamıştır.

Bu günlerde ise ülkemiz konu ile ilgili olarak farklı bir sancı yaşanmaktadır. Gıda Tarım ve Hayvancılık konularında Makro ekonomik anlamda 54. Hükümet zamanında oluşturulan ve o zaman sadece ilgili bakanlıklar müsteşarlarının katıldığı “GIDA TARIMSAL ÜRÜN FİYATLARINI İZLEME VE DEĞERLENDİRME KOMİTESİ” yani diğer adı ile “ERKEN UYARI SİSTEMİ” devreye girmiş ve bu komite 55. Hükümet zamanında ise daha aktif hale getirilmiştir. 55. Hükümet döneminde söz konusu komite Bakanlar düzeyine yükseltilmiştir. Komitenin Başkanı Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Şimşek tir. Komitenin sekreteryasını ise Merkez Bankası Başkanlığı yürütmektedir. Komitenin diğer üyeleri ise; Gümrük ve Ticaret Bakanı, Kalkınma Bakanı, Maliye Bakanı ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı dır.

Söz konusu komite 30 Ekim 2106 tarihinde çok önemli bir karara imza atmıştır. Karar; “ Gıda ürünlerinde istikrarlı arz ve fiyat oluşumunu desteklemek için Erken Uyarı Sisteminin alt yapılarının oluşturulması ve teknik imkanlarının geliştirilmesi.” kararıdır. Komite aynı tarihte bir basın açıklaması yayınlamış ve “Kurulacak erken uyarı sistemi ile eş güdüm içinde çalışacak, sektör dengelerini gözeten, esnek, gerektiğinde devreye girerek gıda ürünlerinde arz ve fiyat istikrarını destekleyecek dış ticaret tedbirlerine ilişkin alternatif model önerileri değerlendirilmiş ve çalışmaların sonuçlandırılması için ilgili kurumlar yetkilendirilmiştir.”  Sözleri ile yürütülen politikalar deklere edilmiştir.

Dikkat çekmek istediğim ve altını önem ile çizmek istediğim temel konu; Gıda Tarım ve Hayvancılık ile ilgili olarak yorum yapan hemen herkes Tarım ürünlerinin ithalatını eleştirmektedir. Neden?

Haklı olarak konuya üretici açısından bakmaya çalışıyoruz. Öncelikle başta üretici olmak üzere sektörde bulunan ve Gıda Tarım ve Hayvancılık sektörlerinden geçimini sağlayan hemen herkes “Çare nedir?” diye kendi kendine sormak zorundadır.

Karar alıcılar ya da politika oluşturucular Tarım ve Hayvancılık üreticileri değildir. Kabul ediyorum ancak hemen herkesin kendi çapında yapması gerekenler vardır. Politikacı ya da bürokrat düşünsün, yapsın biz de kazanalım devri bitmiştir.

Bürokratın ya da politikacının kendisine göre fazlası, eksiği ya da gediği olabilir. Bu da son derecede normaldir.

Yapılabilecekleri tespit edebilmek için öncelikle kendi noksanlarımızı iyi bilmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Hemen her konuda devlet versin mantığı dünyadaki gelişim trendine baktığımızda yanlıştır. Bu trende rağmen hayır hep devlet versin diyebiliriz ancak bu söylem bizi ve ülkemizi bir yere götürmez.

Devlet versin maksimum bizi desteklesin. Evet doğru devlet imkanları ölçüsünde üreticileri desteklesin. Peki biz ne yapalım sorusunun cevabı elbette tek değil..

Önce bileceğiz, sonra problemlere tespit edeceğiz sonra problemlere çözüm üreteceğiz ve en sonra da hakkımızı almak için kanuni ölçüler içerisinde mücadele edeceğiz.

Mücadele etmeden kimse üreticiye bir şey vermek istemez..

Biz bu işlere kafa yoran teknik insanlar olarak bütün bu konuları tespit edebilmek ve çözümlerin yol ve yöntemlerini gösterebilmek adına buradayız..

 

Ahmet Nizamettin Güvener
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı
Koruma Kontrol eski Genel Müdürü

 

TÜRKİYE’DE TARIMSAL İTHALAT ÜZERİNE

Bu içerik Hasan Parça tarafından oluşturuldu.

Enflasyon hedeflerinin gerçekleşmesi, alt gelir grubundaki vatandaşlarında temel gıda ihtiyaçlarına ulaşabilmesi adına son birkaç yılda tarımsal her türlü ürünün ithalatında kolaylıklar sağlandı. Özellikle şu son birkaç aydır bu ithalat rakamları ciddi oranda arttı diyebiliriz. Aslında kendi kendine yeten tarım ülkesi olarak bildiğimiz Türkiye için çokta uzak bir durum değildir.

Aslında konumuz her ne kadar tarımsal ürünlerin ithalatı olsa da tarihte ki tecrübelerimize ve başka ülkelerde meydana gelen olaylara bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Çünkü tarım tek başına sıradan bir endüstri hammaddesi değil ülkedeki bulunan beşikte ki bebekten, en yaşlımıza herkesi ilgilendiren bir değerdir. Devamını Oku