Buzağı Ölümleri

Bu içerik admin tarafından oluşturuldu.

Buzağı Ölümleri Nasıl Engellenir?

Buzağı ölümleri hayvancılık ekonomisi açısından çok önemli bir yer tutmaktadır. Aslında gelişmiş ülkeler de dahil olmak üzere en önemli problemlerden birisi olarak karşımızda durmaktadır. Neonatal dönem dediğimiz doğumdan sonraki ilk dört haftalık süreç çok önemlidir. Bu dönemin kontrolünün çok iyi yapılması gerekmektedir. Buzağı ölümleri ülkemizde özellikle aile tipi küçük işletmelerde büyük bir sorun şeklinde görülmektedir. Modern işletmelerde ise bu sorun biraz daha düşüktür. Bilimsel ve ekonomik açıdan bakıldığında buzağı ölümlerinin %5’den düşük olması bir işletme için normal kabul edilebilir. Ancak Türkiye’de buzağı ölümleri %15 düzeyinde görülmektedir. Bu oran diğer gelişmiş ülkelere göre çok yüksektir. Ülkemizde sağılan inek sayısı 5.431,714’dır (2016 TÜİK verileri). Bu ineklerden yaklaşık olarak 4 milyon 800 bin buzağı elde edileceği ve buzağıların %15’nin öldüğü düşünülürse bu sayı yaklaşık 700 bin civarındadır. Yani son derece vahim bir rakamdır. Öyle ise bu durumun önüne geçmek en önemli hedef olarak karşımızda durmaktadır.

Buzağı ölümlerinin nedenleri şunlardır;

Doğum öncesi dönemde annenin kötü beslenmesi, vücut kondüsyon skorunun kötü olması, uygun olmayan bakım şartları, kuru dönemde aşılama programlarının uygulanmamasıdır.

Annenin düve veya inek olması; bu durum önemlidir, çünkü düvelerde güç doğum oranı ineklere göre çok daha yüksektir. Dolayısıyla düve buzağılarındaki ölüm oranı da yüksektir.

Güç doğumlar, doğuma erken müdahale, uzman olmayan kişilerin doğuma müdahalesi, uygun olmayan doğum yaptırma şekilleridir.

Yeterli ve kaliteli kolostrumun (ağız sütü) içirilmemesi:

Göbek kordonunun doğumdan sonra dezenfeksiyonun yapılmaması:

İneklerde gebelik sırasında immunoglobulinler (hastalıklara karşı buzağıyı koruyan proteinler), ineklerin plasenta yapısından dolayı buzağıya geçemez veya çok az miktarda

geçer. Bu nedenle yeni doğan buzağılar steril bir ortam olan rahimden dış ortama çıktıklarında her türlü mikroorganizmaya karşı savunmasız haldedirler. Buzağıları doğumdan hemen sonra koruyacak tek besin maddesi kolostrumdur. Kolostrum içerisinde hastalıklara karşı koruyucu olarak bulunan maddeler, buzağının beslenmesi, mekonyumun atılması ve vücut sıcaklığının ayarlanması açısından son derece önemlidir. Kolostrumun piyasa şartlarında herhangi bir benzeri veya muadili yoktur. Bu nedenle kolostrumun vücut ağırlığının %10’u olacak şekilde ilk 2 saat içerisinde yarısı daha sonra ise diğer yarısının içirilmesi gerekir. Bazı durumlarda kolostrumun saklanması önemli bir konudur. Kolostrum bir gün süre ile oda ısısında, bir hafta buzdolabında, bir yıl süre ile ise derin dondurucuda saklanabilir. Bu şunun için önemlidir. Eğer anne hayvan ölmüş veya hastalık durumu söz konusu ise daha önceden saklanmış olan bu kolostrumlar yeni doğan buzağılar için kullanılabilmektedir.

Buzağı ishalleri

Solunum sistemi hastalıkları

Kötü hijyen şartları, altlık yönetimi

Barınaklarda havalandırmanın kötü olması

Stres, nem ve hava cereyanı

İşletmede kedi, köpek, tavuk, kuş, fare, sinek ve böcek gibi canlılar bulunması

Buzağıların diğer hayvanlarla aynı ortamda bulundurulması, buzağı kulübelerinin sadece bir buzağı için olması gerekir.

Buzağıların vücut sıcaklık dengesinin korunmaması

Buzağılarla ilgilenen kişilerin seçimindeki yanlışlık

Peki buzağı ölümlerinin önüne geçmek için ne yapmamız gerekiyor?

Buzağılar doğumdan hemen sonra bol altlık bulunan bir yerde (doğumhane) annesinin önüne konulmalıdır. Anne hayvan ıslak olan buzağıyı yalayarak hem dolaşım ve solunum sistemini uyarır hem de kurulayarak vücut sıcaklığının düzenlenmesine yardımcı olur. Eğer anne buzağı ile ilgilenmiyorsa kuru ot veya bir bez ile buzağı kurulanmalıdır.

Buzağının solunumu kontrol edilmelidir. Ağız ve burun boşluğunda biriken sıvı ve yavru zarları uzaklaştırılmalıdır. Solunumu uyarmak için burun boşluğuna kuru ot, saman, iğne gibi maddeler dokundurulmalı ve başına soğuk su dökülmelidir. Ağız ve burun boşluğundaki sıvıların boşaltılması için uzun süre olmamak koşulu ile arka ayaklarından tutularak kafa baş aşağı gelecek şekilde sallanmalıdır.

Göbek kordonu iyotlu solüsyonlarla (batikon, betadin vs.) günde 3 defa 2 gün süreyle dezenfekte edilmelidir.

Buzağılara kolostrum toplam canlı ağırlığın %12’i oranında verilmelidir. Doğumdan sonraki ilk 1 saat içerisinde buzağı canlı ağırlığının %5’i oranında kolostrum (ağız sütü) verilmelidir. Aynı gün içerisinde 4 saat sonra tekrar %5 oranında kolostrum içirilmelidir. Sonraki 4 saatte ise 1 litre kolostrum içirilmelidir. Örneğin 40 kg canlı ağırlığındaki bir buzağıya 2+2+1 şeklinde toplam 5 litre kolostrum içirilmelidir. Doğumdan sonraki ilk 2 gün 3 kez, daha sonraki günlerde ise 2 kez kolostrum içirilmelidir.

Buzağılar doğumdan birkaç saat sonra annesinden ayrılarak havadar, temiz ve stressiz bir ortamda bol altlıklı buzağı kulübelerine konulmalıdır.

Enfeksiyon etkenlerine karşı koruyucu amaçla aşılama programlarına uyulmalıdır.

Büyük işletmelerde buzağılardan sorumlu insanların kadın olmasının daha faydalı olacağını düşünüyorum.

Tüm üreticilerimize sağlıklı buzağı yetiştirmek dileğiyle.

Prof. Dr. Cihan KAÇAR

Kafkas Üniversitesi, Veteriner Fakültesi

Doğum ve Jinekoloji Anabilim Dalı, Kars

,

Tarımda Bu Gidiş, Hayra Alamet Değil; ‘’RESMEN ÇÖKÜŞ SÜRECİ‘’ni Yaşıyoruz!..

Bu içerik admin tarafından oluşturuldu.

Tarımsal Eğitim ve Öğretim, çok kapsamlı bir bilim dalı olup, insanların neredeyse tüm ihtiyaçlarının karşılanmasında rol oynayan ülkemizin ilk sivil ve temel bilim alanlarındandır.

10 Ocak 1846 yılında, Ayamama Çiftliğinde başlayan Tarımsal Eğitim, Öğrenime ilişkin sorunlar da her geçen gün artarak devam etmektedir. Sürekli sayıları artan Ziraat Fakülteleri, meslektaşlarımız açısından oldukça rahatsızlık yaratan bir sorun haline gelmiştir. Sorun, mezuniyet sonrası ülkemizin genel işsizlik sorunu ile birlikte, daha da büyümektedir.

Oysa bir ülkenin tarımsal kalkınmasında ve nüfusunun sağlıklı ve yeterli beslenmesinde Tarımsal Eğitim-Öğretimin özel bir yeri vardır ve bu ülkemiz tarımı ve toplumunun sağlığı için de zorunludur. Bunu bu vesile ile Samsun’a gelen Tarım Bakanımızın ağzından duymak güzelse de, uygulamanın farklı olması, ayrı bir çelişkidir.

‘’ Ülkemiz tarımını çağdaş düzeye çıkarmak, nüfusu dışa bağımlı hale getirmeden yeterli ve sağlıklı besleyebilmek hepimizin ortak hedefi ve iddiası olmalıdır’’.

Ama bize öğretilen’’ Yerli malı, yurdun malı, bunu herkes kullanmalı’’ yerine ‘’ İthal et, İthal Ot ‘’ çizgisine gelmek, gerçekten de insanın adeta içini acıtmaktadır.

Ülkemizin, 2012 yılında başlayan saman ithalatı, 2013 yılında zirve yapmış, ithalat 2017 yılında devam etmiştir. Bu üç yılda samana, Türkiye olarak 17,5 milyon dolar para ödemişiz. İnsan ‘’Yazıklar Olsun ‘’demeden geçemiyor.

Bugün toprakları, su kaynakları, üreten gücü ve iklimi ile kendi kendine dünyada yeterli olabilen yedi ülkeden biri diye övündüğümüz bu cennet ülke Türkiye, adeta ithal ürün cenneti yapılmıştır.

TÜİK dış ticaret istatistiklerini göre ilk 11 aylık dönemde, 29 Aralık 2017 tarihi itibariyle, tarım ürünleri dış ticaretinde yaklaşık 700 milyon dolarlık açık verilirken, tarımsal hammadde ithalatı ise, ihracatın yaklaşık 7 katı olmuştur.

Son 15 yıllık dönemde Türkiye, kırmızı etten, canlı hayvana, buğday, mısır, soya, nohut, mercimek, ayçiçeği, pirinç’e vb. daha pek çok temel tarım ürününde ithalat merkezi olmuştur.

Bir taraftan ülke ithalat ile cari olarak zarar görürken, öbür taraftan da üretici zarar etmektedir. ‘’Üreticiye para kazandırmalıyız’’. Ama üretici maalesef, ektiğiyle borç biçmektedir. Bir taraftan bankalara ve piyasaya olan borcu artarken, diğer yandan anayasada yer alan yüzde 1’lik tarım desteğini dahi alamamaktadır.

Tarımsal destek miktarının kanuni zorunluluğu karşılama oranı 2016’da %56,8 2017’de %54,9;  açıklanan 2018 rakamına göre ise % 56,9 dur. Yani son üç yıllık rakamlara göre de gereği yapılmamıştır.

resmen-cokus-sureci

Artan nüfusu azalan tarım alanlarıyla beslemek de mümkün değildir. Bugün yerel ve genelde uygulanan politikalar, sadece kağıt üzerinde aksiyon alınan çıkışlardır.

Bölgemiz özelinde durum ise, daha da vahimdir. TR83 Bölgesi dediğimiz Samsun, Amasya, Tokat, Çorum kapsayan alandaki 2004-2016 döneminde faaliyet alanlarına göre istihdam edilen sayıya baktığımızda, ‘’ Türkiye’de Tarım sektöründe istihdam oranı % 7,1 azalırken, bizim de içinde olduğumuz bu alanda % 31,7 oranında azalmıştır’’. Bu yarınlarda ciddi toplumsal problemleri de beraberinde getirecektir.

‘’ UYGULANAN TARIM PROGRAMLARI, KÜÇÜK İŞLETMELERİ TASFİYE ETMEKTEDİR’’.

Tarımda gelişme, ithalata dayalı politikalarla değil, geleceği görebilen, planlı, siyasetin müdahalesi dışında, kalıcı, üretime ve üreticiye yönelik desteklerin arttırıldığı metotlarla gerçekleştirilebilir.

Tarımda öncelikle devam edegelen yapısal sorunlar çözülmeli, tarımsal üretim ve ticaret politikalarının güçlendirilmesi, kırsal kalkınma politikalarının tarım politikaları ile bütünleştirilmesi gerekmektedir.

Ayrıca üretici eğitim ve refah düzeyinin yükseltilmesi, tarımsal desteklemelerin amacına uygun olarak verilmesi, etkilerinin doğru değerlendirilmesi esas olmalıdır.

Bugün uygulanan tarımsal destekler adeta ‘’Sadaka Ekonomisi’’ gibidir. 

Dünya bilgi teknolojilerinin gelişimiyle, insana, bitkiye, hayvana ve çevreye duyarlı, üretimde kalite ve verimlilik faktörlerini ön planda tutan bir değişim süreci yaşarken, bizler bırakın yerinde saymayı, adeta her geçen gün geriye gitmekteyiz.

Her alanda olduğu gibi, tarımda da gelişmiş, çağdaş ve sağlıklı bir toplum her geçen gün hayal olmaktadır. Oysa ‘’ Tarım, Siyaset Üstü Olmalıdır ’’ olmak zorundadır.

Çözüm ithalattan vazgeçerek, gerçek üreticiye yeterli destek verilmesinden geçmektedir. Bu amaçla kurulmuş olan üretici örgütleri daha aktif olmalı ‘’ Üreticiler iç ve dış piyasaların insafına terk edilmemelidir ’’.

2023 yılında Tarımsal Milli Geliri 150 milyar dolar, Tarımsal İhracatı da 40 milyar dolar seviyelerine ulaştırma hedefi koyan Türkiye’de ‘’Bugünkü uygulanan politikalar ile bir yere varılamaz’’.

Tüm olumsuzluklara rağmen, gönlünü bu ülkeden ayırmayan, yaptığı üretim ile bu ülkeye değer katmaya çalışan’’ Elleri nasırlı çiftçilerimize, Tarım Topraklarımıza, Su Kaynaklarımıza ve üretimin bilgi gücü mesleğimize Ziraat Mühendislerimize, yani kısaca TARIM’ a daha fazla sahip çıkmalıyız.

Tarım ve hayvancılık, toplumun gıdasıdır, geleceğidir, özgürlüğüdür.

Gıdanın ve dünyanın doğal kaynaklarının hegemonya aracı olarak kullanıldığı bir yaşam sürdürülemez!..

Hayati Tosun

Ziraat Mühendisleri Odası
Samsun Şube Başkanı
hayatitosun.mail@gmail.com